english
Son Yorumlar
Öne Çıkan Yayınlar
Tarihin Derin Kazısı Olarak Sanat ve Duyarlılığın Kesişen Ufku
Yazar: Erkut Sezgin
Çeviri:
Yayın: Cem Yayınevi
Estetik - Modernizmin Tasfiyesi
Yazar: Ali Artun
Çeviri:
Yayın: İletişim Yayınevi
Yazar: Mehmet Yılmaz
Çeviri:
Yayın: Ütopya Yayınevi
Nadirelerden Kültür Endüstrisine Müzecilik
Genel
06.07.2012

Müzeler, tarihte esin perilerinin mekanı olarak anılırdı. Şimdi ise sanatın koruyucusu mitinden uzaklaşıp, kültür endüstrisinin bir unsuru olarak algılanır hale gelmiştir. Bu algılayış ise birçok oluşumu ve kavramı tekrar gözden geçirmemizi gerekli kılmıştır. Toplumun yaşadığı sosyal değişimler, kültürel politikalar ve en önemlisi kitle kültürünün günlük yaşam üzerindeki etkileri müze kavramını değişikliğe uğratmış, farklı yaklaşımlarla ele alınması sonucunu doğurmuştur.

Müzeciliği incelemeye, içgüdüsel davranış olan toplama ediminden başlayabiliriz. Bazı kaynaklara göre Nuh Peygamber ilk koleksiyonerdir. Doğadaki her şeyi bir arada tutma isteği, dünyayı bütüncül bir bakış açısıyla kavrama tutkusu değerli hazineleri soylu kişilerde toplamaya başlamış; nadire kabineleri ortaya çıkmıştır. Soylular kabinelerinde  dünyada, her şeye sahip olma ülkülerini perçinliyor ve mistik hayallerine daha sıkı sarılabiliyordu. Nadire kabinelerinin düzensizliği ve çağrıştırdığı imgeler, Rönesans müzelerinden farklıydı. Ortaçağın aklıyla vücut bulan Nadireler, bize semiyolojik, gerçek üstü birçok imgeyi çağrıştırıyordu. Karışıktı ve Rönesans düşüncesinin bu bir arada bulunan malzemeleri ayrıştırması gerekiyordu.

Rönesans ile birlikte antik çağ yeniden dirilmişti. Aynı zamanda insana olan ilginin de doruğa ulaştığı bir dönemdi. Batı hümanizma felsefesiyle skolastik düşünceden sıyrılıyordu. Egzotik ortaçağ bilinmezleri bilinebilir bir hal alıyor  ve anlaşılabilir bir özellik kazanıyordu. Bilim adamları dışında, Da vinci ve Michelangelo gibi sanatçılar  anatomiyle ilgileniyordu. Tıp ve sanat arasında bir bağ kurmuşlardı. Bu bağı koleksiyonlarına taşıyan koleksiyoncu, modernliğin birbirinden sökeceği ölüm-yaşam, bilim-sanat, güzel-çirkin, iyilik ve kötülük gibi kavramları bir araya topluyordu. Kabineler, dünya bilgisini içeren kemik parçalarından arkeolojik buluntulara, bitki köklerinden tabutlara birçok acayipliği bir arada bulabildiğiniz yerlerdi. Rönesans dağınık bilgi yığınları  kültür birikimi olarak bir sonraki çağa taşıdı.  

Müzecilik ve koleksiyonerlik zamanın Rönesans değerleriyle örtüşür. Geçmiş bir eski zaman hayali olarak anılır. Kabinelerden farklı bir paradigma koleksiyon anlayışı üzerine nüfuz eder. Medici ailesi aristokrat olmamasına rağmen seçtiği sanat şaheserlerini toplayarak kurduğu ilişkilerle, müze kavramının temelini oluşturmuştur. O dönemdeki bankacılık faaliyetleri, kültürün ticari bir meta olarak algılanması yolunu açmıştır. Dönemin diğer bir yaşama kültürü de ölçme ile ilgiliydi. Hesap etme, değerlendirme önemli bir yer alıyordu.  Geçmiş yeniden gözden geçirilip, sanat da  değişen kültürden payını alıyordu.

Gerçek anlamda müze fikri Louvre ile başlar. İmparatorluğa ait koleksiyonların uluslaşma ve modernleşme bağlamında yeniden ele alınmasının ilk örneğidir.  Napolyon’un kraliyet koleksiyonundan oluşturduğu  bu müze, halka açık olmasıyla müzenin demokratik bir yer olması, şaheserlerin halka ulaşması anlamında önemli bir adımdı. Ulus olmanın, hatta diğer uluslardan üstün olmanın birer nişanı gibidir. Louvre’nin taşıdığı bu anlam diğer müzelere  esin kaynağı olmuştur. İlk kamusal müze olma unvanını da kimseye kaptırmamıştır. Louvre ne kadar kamusal ve modern olma derdinde olursa olsun, koleksiyonları hükümdarların özel dünyalarına ait her şeydir. Bu kimlik bunalımı bu dönemde açılan müzelerde görülür. Eski mutlakıyet rejimleri ile bu rejimleri tehdit eden modernler arasındaki rekabet, Louvre’nin ana karakteristiğini oluşturur. Yaşam-ölüm, eski-yeni gibi modernliğe ait birçok kavram Louvre’de görselleşir. Müze insanlık idealinin en uç noktasındadır ve devlet bu ideali sahiplenir. Müzecilik fikrinin izini sürmek labirent de dolaşmaya benziyor. Bir yerden girdiğinizde karşınıza bir dönemeç daha çıkıyor. Söylediğiniz bir şeyin anlamı dışında, kendi kendine bir anti tez daha üretiyor. Mozole kelimesinin etimolojisinden hareketle müzeciliğin ölümü çağrıştırdığı ve sanatı yok ettiği birçok filozof tarafından savunulmuştur. Bu, modernist kültürün bir parçasıdır. Sanat eserini kendi bulunduğu yerinden alarak, bir sanat nesnesi olarak müzeye koyması modernist bir tavırdır. Sanatı halkla buluşturma tavrından ziyade onu yüksek sanat boyutuna taşır. Bu nedenle eleştirilmekte haklıdır. Ruskin gibi filozoflar halkın eğitilmesinin bir parçası olarak sanatı görür. Ağır işlerde çalışan işçi kesiminin sanatsal yetilerinin gelişmesiyle insanlar arasındaki gelir adaletsizliğinin azalacağını düşler. Bu romantik düşüncelere rağmen maalesef günümüz müzelerinin insanlar arasındaki gelir farklılıklarını önleyemediğini görüyoruz.

Müzenin toplumdaki yeri:

Ulusal müzeler kurulmaya başladıktan sonra halka  ulusal bilinci yaymak gibi bir misyonu üstlendi. Bu kurumlar, devletin ayırdığı kaynakları en iyi şekilde kullanmak yarışına girdiler. Bu, toplumsal açıdan müzelerin yararını arttıran önemli bir unsurdur.

Müzeler bulunduğu yerin değerini artıran cazibe merkezleri haline geldi. Londra Millbank’ta kurulan “Tate Modern” bu duruma en iyi örnektir. Daha önce Tate Galeri’nin yerinde Millbank cezaevi bulunuyordu. Müze olmasıyla birlikte bulunduğu yerin önemini artırmış, sosyal ve ekonomik anlamda canlılık getirmiştir. Metropol dışı bir yerin uğradığı bu dönüşüm diğer müzelere de örnek olmuştur. Küreselleşmeyle birlikte turizm gelirlerini artırmak amacıyla çok uluslu şirketler tarafından pazarlanan yerler olmuştur. Kültür endüstrisi kuramcılarının tanımladığı boş zaman kavramı içerisinde müze yerlerinin ziyaret edilmesi bütünüyle bu sistem içersinde düşünülmelidir. Tate Galeri gibi İspanya’da açılan “Bilbao Guggenheim” müzesi ilk başta halktan pek ilgi görmemiştir. Böylesi bir müzenin yaşayabilmesi oradaki yerel değerlerle örtüşmesiyle mümkündür. Yerel özellikler taşımadan ne ekonomik ne de toplumsal başarılar sağlamak zordur. Çok uzağa gitmeden Santral İstanbul Müzesi’ni de bu bağlamda ele alabiliriz. Eski bir Elektrik santrali olan müze, kentsel dönüşüm projeleri kapsamında merkezden uzak bir alana  Dolapdere’ye kurulmuş ve burada bir sanat merkezi olarak varlığını sürdürmektedir. Yeni bir kentsel ve kültürel odak olarak mekanın müze aracılığıyla dönüştürülmesi planlanmaktadır. Yerel özellikler taşıyarak çağdaş olana ülkemizden bir diğer örnek sanatçı ve öğretim üyesi Prof Dr Hüsamettin Koçan’ın on yıllık zorlu bir serüvenin sonucunda Bayburt’un Bayraktar köyüne kurduğu Baksı müzesidir. Müzenin ismi Kırgız dilinde şaman anlamına geliyor. Eski Türk kültürüne gönderme yaparken mimari tasarımı çağdaş çizgiler taşıyor. Müzenin halk için anlamı büyük. Müze aynı zamanda bir üretim yeri olarak varlığını sürdürüyor. Baksı müzesinin varlığı yerel halkla kaynaşabilmesine bağlı tıpkı  Santral İstanbul gibi… . Halkla bütünleşmesi de, müzelerin  yapacağı eğitimsel programlar sayesinde olabilir. Çevrede yaşayan insanlar için yapılan projeler müzeyi sadece gezilecek görülecek bir olmaktan çıkarıp  sanatı deneyimlediği bir yer haline getirecektir.

Batının müzecilik anlayışında geçirdiği dönüşüm birden bire olmamıştır. Louvre’den bu yana devlet eliyle açılan bu müzeler sadece sanat tarihi alanında kalmamış sosyal, kültürel, siyasi bir takım anlamlar kazanmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra sanatın merkezi Paris’ten New York’a kayınca, sanat adına söylenen her şey büyük bir kırılmaya sahne olmuştur. Avrupa’nın yaşadığı bunalımdan faydalanan Amerika, sanatla birlikte kendi kültürünü kurma peşine düşmüştür. Avrupa’dan gelen sanatçıları himayesine alarak bir sanat geleneği oluşturmayı başarmıştır. Bütün bu anlattıklarımız Modern Sanat Müzesi etrafında biçimlenmiş; Soyut sanat yeni sunum pratikleri değişen devrimci yeniliklerle kapitalizmin sanatı olarak şekillenmiştir. Müzecilik açısından yaklaştığımızda beyaz küp modelinin uygulandığını görürüz; sanatta estetik, Beyaz küp’tür. Her şey olabildiğince sadedir. İçerinin dış dünyadan soyutlanmış olması gereklidir.Pencereler o yüzden yok gibidir.Duvarlar beyaza boyanmıştır. Işık sadece tavandan gelir. Böyle bir kurgunun amacı dinsel yapılardan amaçlanandan farklı değildir.Yapıta sonsuzluk duygusu verir, zamansızdır.  Beyaz küp modelini uygulayan galeri, sanat yapıtının ‘sanat’olarak algılanışına engel oluşturan her ögeyi dışlar.   Beyaz Küp tanımının mucidi Brian O Doherty’e göre Beyaz Küp modeli biraz kilise kutsiyeti, biraz mahkeme salonu resmiyeti,biraz deney laboratuarı gizemiyle şık bir tasarım buluştuğunda benzersiz bir estetik mekan çıkar.  Orta çağdan kalma bir sunak müzeye girdiğinde eski anlamını kaybeder ve başka bir bağlamda algılanır. Burada nesneler bir takım düşüncelerin açığa vurulması ya da önerilmesinin aracı haline gelmiştir. Fikirlerin sanattan daha ilginç olduğu düşüncesinin yansımasıdır. Müze sergileme görevini beyaz küp modeliyle yapar. Yurt dışında gezdiğiniz modern sanat müzelerinin birbirine benzemesi bundandır. Galeri mekanı sanatta önemli bir rol oynamaya başlamış boş galeri mekanları  sanat eseri olarak gösterildiği olmuştur. Burada bahsettiğimizi kavramsal sanat adı altında düşünebiliriz.. Müze bir ritüel alanı olarak algılanır ve sanat bir kutsiyet kazanır. Müzeye girdiğinizde sessizlik ve yemek yememe gibi durumların oluşması bu ritüele gerçeklik kazandırır. Beyaz küp modelinin oluşum sürecini sanattan ayrı düşünmek imkansızdır. Soyut sanatla birlikte oluşan sanatsal algılayış, müze mekanına  da sirayet etmiş saf, temiz ve özerk bir sanatın müze içinde tanımlanmasına neden olmuştur. Müzeler yapılan sergilemelerle müze izleyicisini gündelik dertlerden, paradan uzaklaştırıyor ve ferahlama sunuyordu. Sanat, her türlü dünyevilikten arındırılıyor ve ayrı bir kutsiyet kazanıyordu. Bu durum hala bu şekilde devam etmektedir.

1977 yılında Paris’te açılan Pompidou Merkezi, mimarisiyle geleneksel müze anlayışından ayrılır. Endüstriyel tasarım merkezi, kütüphanesi, sinemalarıyla bir kültür merkezidir. Çeşitli kültürel kaynakların şeffaf ve tek bir çatı altında bir arada olması mimari temelde müze demokratikleşmesine en iyi örnektir. Birçok şeyi bir arada barındırdığı için eleştirilere maruz kalsa da bugün müze anlayışının geldiği noktayı betimlemesi açısından iyi bir örnektir. Modern sanat müzeleri halkın anlaması açısından daha çok yol alması gerekiyor. Sanatı en iyi şekilde yansıttıklarını düşünsek bile eğlence mefhumunu içermeleri, boş zaman geçirecek yerler olarak algılamaları çelişkili bir durumu da yansıtmaktadır. Müze birçok disiplin tarafından incelenmeli, önceden olduğu gibi kitle endüstrisinin bir parçası olarak tamamen olumsuzlanmak yerine eldeki verilerden yola çıkarak sanatla girdiği ilişkide toplumu yansıtan, onu dönüştüren bir işleve bürünmelidir. Türk müzeciliği bu anlamda emekleme dönemini yaşamakta, son dönemde ki gelişmelerle devlet müzesi ile özel müze arasındaki fark belirginleşmektedir.

Yazan: Evrim Sekmen,
Henüz yorum yapılmamış.
Benzer Makaleler
Sanat Yapım Galerisi otuzuncu kuruluş yıldönümünü bir karma sergiyle kutladı. Kutlama çok kalabalık bir topluluğun katılımıyla oldu. Açılış konuşmaları yapıldı. Galerinin sahibi fotoğraf sanatçısı İbrahim D >>
0
0
İstanbul’a her gidişimde, o derin tarihi dokusunun bilicimde yarattığı yankılanmalar ve yüreğimi taşkınlıklara sürükleyen doğal güzellikler yanında, içimi sızlatan görüntülerle de karşılaştığımı s&ou >>
0
0
Öyle bir dünya düşünün ki, galeri, koleksiyoner, eleştiri kurumu, küratör hatta sanatçının da üst sınıflardan ve burjuvaziden oluştuğu bir dünya olsun. Galeri ve koleksiyonerin sınıfsal köke >>
0
0
Devam eden borç krizine rağmen, Avrupa bankaları Deutsche Bank ve UBS, sanat fuarlarının sponsorluğunu üstlenmekten vazgeçmiyor. Son haberlere göre, 2013’ten itibaren Art Basel Hong Kong’un sponsoru, Art Basel&r >>
0
1
Her yıl en az bir kez olsun geçerdim o yoldan, havalimanına gidip gelirken. Yol boyu dikilmiş binalara bakardım. Gerisindeki bilinmezliği bilmezdim. Ankara'nın kuzey-doğusunda bir yerdi Pursaklar, uzakta bir yer. Orada kim yaşar, orad >>
0
0